|
Pek de matah yürümeyen demokrasiye son ‘darbe’den 3 yıl sonra, güz mevsiminde, Anadolu Yakası'nın Boğaz'a açılan güzide semtinde, ölümle doğumun tezat ve uyumunun simgesi gibi ayakta duran, Karacaahmet Mezarlığı manzaralı tipsiz hastanede, hem de bir maç günü dünyaya gelmişim, doktorların yardımıyla...
Adalara nazır evimin şen odalarında el bebek gül bebek büyütülmüşüm. Ne acı soğuk bilmişim, ne kavruk sıcak. Tipik apartman çocuğu işte... O vakitler tanısaydınız, hiç sevemezdiniz beni herhalde. Hoş... Şimdiki halimi de sevmeyenler olacaktır; ama kimin umurunda?!
İstanbul gibi bir kentte, arka bahçesi olan ender apartmanlardan birinde büyümeme rağmen, o bahçeyle ilk yüzleşmem ancak beş altı yaşında gerçekleşti. Düşünün gerisini! O güne kadar bahçe büyülü bir dünyaydı bana. Annemden izin koparıp da arkadaşlarımın arasına, bahçeye katıldığım o ilk gün, belleğimde kalan ilk düşüp yaralanmayla sonuçlandı. Dizim kanaya kanaya, ağlaya ağlaya döndüm annemin kucağına. Fakat yaşam, büyütüyormuş herkesi. Ben de büyüdüm. Düşüp kalkmayı, düşünce daha az ağlamayı öğrendim.İlk okul, orta okul, lise… Hiçbir zaman ders çalışır görünmeden, hep başarıyla bitirdim o ‘çileli’ yolu. Bir daha uğramasam da kapısına, liseden bana örnek olmuş bir iki öğretmenimi hep sevgi ve saygıyla andım. Ama bütün öğretmenlerin istisnasız “kutsal varlıklar” olmadığını da öğrendim.
Üniversite, esas değişimin kaynağı oldu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi binasının kapısından Sosyoloji öğrenmek üzere girdiğimde dünya sisler ardında görünüyorken; dört sene sonra bölümünden ikincilikle mezun olmuş bir ‘sosyolog’ olarak kapıdan çıktığımda ‘gerçek’e ulaşmanın yolunu daha iyi bilir oldum.
Fazla zaman kaybetmeden yüksek lisans yollarına düştüm. Zaten küçük yaşlardan beri hayalimdi ‘akademi’. “Yeni ufuklar da lazım insana” deyip, önce Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısını bir tıklattım. Sağolsunlar, boyumun ölçüsünü alıp, verdiler elime. Ben de gerisin geri yuvama, İstanbul Üniversitesi’ne döndüm. Sosyoloji bölümünde yüksek lisans yapmaya... Hocalarım şefkatle karşıladı beni; bağırlarına bastılar.
Yüksek lisans programına birincilikle girdim girmesine de biraz tembel, biraz da uçarı, tıknefes hevesli yapım beni başka başka mecralara sürükledi ara ara. “Boş duracağına çalış” diyenlerin lafına gelip, bir ‘ecnebi’ bankaya girdim torpille. Gel gör ki banka belki de en zor nefes alabileceğim yerdi. ‘Torpil’in gönlünü kırmak pahasına, görevde bir ayımı zor tamamlayıp, kaçtım oralardan koşarak.
Hep yenilikler arıyor ya bünyem! Bir kez de yazı kuvvetime güvenerek, gazeteciliğe soyundum. Cereyanda kalmış, üşümüşüm, hemen giyindim! Kalemim kuvvetliydi kuvvetli olmasına da küçük insanların, küçük hırslarıyla mücadele edecek türden bir ‘acar muhabir’ kumaşına sahip değilmişim. Aklımı başıma çabuk devşirip, tamamlamayı uzattığım yüksek lisans tez çalışmama geri döndüm.
Şu aralar, son bir gayretle, üç senedir tamamlayamadığım tezimi üç ayda bitirmek üzere harıl harıl çalışıyorum. Boynumun borcu, namus meselesi kıvamına varmış bu ‘yük’ümden kurtulduktan sonraki günler için türlü hayaller kuruyor, projeler geliştiriyorum. Belki kimsenin aklına gelmeyecek başka yüklerin altına bile gireceğim. Ama şimdilik sadece içimden düşünüyorum. (edit: Kasım 2009 tarihi itibariyle tez, evliyalara karışmış, yatır olmuştur. Mum dikmek, çaput bağlamak yasaktır!)
Boş durmayı sevmem; tezi nadasa bırakmışken, evleneyim dedim. 10 Mayıs 2009'da, Feridun Bingör'le, beş senelik birlikteliğimizi (Kasım 2004 başlangıç) resmiyete döktük. Sonra da bavullarımızı toplamaya başladık. O günden beri de bol bol geziyoruz. Ne iyi etmişiz de evlenmişiz! Mutlu ve huzurlu olmanın anlamını her gün yeniden keşfediyor, gül gibi geçinip gidiyoruz.
Bir de ben arada sırada bu sayfalarda yazıyorum. Size burada en çoğu ‘öz geçmişimi’ verebilirim. Aslında Banu’nun kim olduğunu bu sayfaları okudukça göreceksiniz. Haydi kolay gelsin!
|